Uğur Mumcu

Uğur Mumcu
Bu toplum, bedeninden hiç eksilmeyen yaralarla yaşıyor…

Gözden kaçanı, görülmeyeni, yok sayılanı, değer verilmeyeni, fark edilmeyeni fark ettirmek için...




İzleyiciler

24 Ocak 2026 Cumartesi

Emanet ve Korkunun Ontolojisi



İnsan, varoluşunun en erken anından itibaren bir yanılsamaya tutunur: “benim” sözcüğünü nesnelere, ilişkilere, hatta kendi bedenine ve anılarına yapıştırır. Oysa fenomenolojik bir bakış, bu yapıştırmanın ontolojik bir temeli olmadığını hemen açığa vurur. Sahip olunan hiçbir şey, özünde
sahip olunmuş değildir; her şey, yalnızca bir süreliğine bize emanet edilmiştir.
Stoacıların diline dönersek: Epiktetos’un ünlü ayrımını hatırlayalım — τὰ ἐφ’ ἡμῖν (bizim elimizde olanlar) ile τὰ οὐκ ἐφ’ ἡμῖν (bizim elimizde olmayanlar). Servet, şöhret, sağlık, sevdiklerimiz, hatta yarın sabah uyanacağımızdan emin olduğumuz bedenimiz bile ikinci kategoriye aittir. Onları “benim” diye nitelemek, akıl dışı bir prolēpsis (ön-kavram) hatasıdır; çünkü onların varoluşu bizim irademizin sınırlarının dışındadır. Kaybetme korkusu tam da bu kategorik karışıklıktan doğar: biz-olmayan bir şeyi biz-miş gibi sahiplenir, sonra da onun yitip gitme ihtimalini kendi varlığımızın yitimi gibi algılarız.
Budist bakış açısı bu yanılsamayı daha radikal bir biçimde deşer. Anicca (geçicilik) ve anattā (ben-olmayan) ilkeleri, “benim” iddiasının ontolojik zeminsizliğini doğrudan ifşa eder. Her olgu, sürekli bir oluş ve bozuluş akışı içindedir; sabit, özsel bir “sahip” yoktur. “Benim evim”, “benim çocuğum”, “benim bilgim” demek, geçici bir bileşkeyi kalıcı bir öz olarak dondurmaya çalışmaktır — ki bu, dukkha’nın (acı/hoşnutsuzluk) ana kaynaklarından biridir. Kaybetme korkusu burada salt psikolojik bir durum olmaktan çıkar; varoluşsal bir cehaletin (avijjā) tezahürü haline gelir.Tasavvufî gelenekte ise aynı gerçek, “emanet” kavramıyla ifade bulur. Âyetin ifadesiyle: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar…” (Ahzâb 33/72). İnsan, bu emaneti yüklenen yegâne varlık olarak, onu “benim” diye damgaladığında emanete ihanet eder. Gerçek teslimiyet (teslim), emaneti sıkıca kavramak değil, onun geçişini kabul ederek ona şükürle tanıklık etmektir. Korku, emaneti mülke dönüştürme arzusunun kaçınılmaz sonucudur.Peki bu korku neden bu kadar büyük? Çünkü “ben” dediğimiz şey, tam da bu mülkiyet yanılsaması üzerine inşa edilmiştir. Heidegger’in Dasein’inin kaygı (Angst) analizinde olduğu gibi, kayıp korkusu bizi otantik varoluşa çağıran bir uyarıcıdır aslında; fakat biz onu bastırır, mülkiyetin konforlu ağına sığınırız. Oysa korkunun yoğunluğu, yanılsamanın da yoğunluğunu gösterir yalnızca: ne kadar çok “benim” dersek, kaybetme acısı o kadar keskin olur.Sonuçta soru şudur: Emanet olduğunu idrak ettiğimiz anda korku dağılır mı? Dağılmaz belki; ama nitelik değiştirir. Artık korku, bir yok oluş paniği olmaktan çıkar; yerini minnettar bir dikkate, ânı dolu dolu yaşamaya ve vedaya hazır olmaya bırakır. “Benim” sözcüğünü sessizce geri çektiğimizde, dünya ilk kez gerçekten göründüğü gibi görünmeye başlar: ne sahip olduğumuz, ne de yitirebileceğimiz bir şey — yalnızca akıp giden, hayranlıkla izlenmesi gereken muazzam bir emanet.



Siyasi Forum Siyasi-Politik Haber - Makale - Yazılar -- Sosyoloji Toplum bilimi , sosyoloji ders notları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu analizde seni en çok düşündüren nokta ne, ya da kendi gözlemlerinle nasıl yorumluyorsun?

Senin yorumların paylaşımlarımı zenginleştirecek !