Uğur Mumcu

Uğur Mumcu
Bu toplum, bedeninden hiç eksilmeyen yaralarla yaşıyor…

Gözden kaçanı, görülmeyeni, yok sayılanı, değer verilmeyeni, fark edilmeyeni fark ettirmek için...




İzleyiciler

14 Şubat 2026 Cumartesi

Gazetecilikte yaratıcılığı yeniden canlandırmak

Gazetecilikte yaratıcılığı yeniden canlandırmak, bugün belki de mesleğin en acil ihtiyaçlarından biri. Çünkü rutin, format baskısı, hızlı tüketim döngüsü ve algoritma korkusu, gazeteciyi giderek daha çok "teknisyen"e dönüştürüyor. Oysa yaratıcılık, haberi sadece iletmekten çıkarıp, insanı sarsan, düşündüren, hatta bazen harekete geçiren bir güce çevirir. Peki bunu nasıl geri getirebiliriz? İşte bireysel, kurumsal ve yapısal düzeyde uygulanabilir yollar.1. Zihni kısıtlamalardan kurtarmak yerine bilinçli kısıtlamalar koymakParadoksal görünebilir ama yaratıcılık çoğu zaman sınırsız özgürlükte değil, akıllıca konulmuş sınırlarda doğar. Haber odalarında “her şeyi yapabilirsin ama şu 3 kurala uy” demek, tersine özgürleştirici olur:
  • Hikâyeyi sadece 400 kelimeyle anlat (zorunlu kısalık, yaratıcı dille sıkıştırma becerisi

Kotası doldurulmuş bir sürü “meslek sahibi”

'Gazeteciliğin teknisyenliğini yapıyorlar'
Bu cümle, modern meslek dünyasının en acı veren teşhislerinden biri belki de. Çünkü sadece gazeteciliği değil, günümüzün pek çok alanını kapsayan bir yorgunluk ve boşluk hissi taşıyor içinde. Bir zamanlar ruhu olan işler, bugün çoğunlukla prosedürün, formatın, algoritmanın ve kotanın gölgesinde icra ediliyor.
Düşünün: Bir aşçı var. Yemek yapıyor ama ruhu yok o yemekte. Tarif kitaplarından kopyalıyor, ölçüleri tam tutturuyor, tabağı Instagram’a layık hale getiriyor ama yiyen insanın damağında, gönlünde hiçbir iz bırakmıyor. Aynı şekilde bir ressam düşünün; tuvalin başına oturuyor, trend renk paletlerini kullanıyor, kompozisyonu “doğru” kuruyor, ama o tuvalde ne bir acı, ne bir coşku, ne de kişisel bir itiraf var. Teknik kusursuz, duygu sıfır.
Ve gazeteci… Haber metnini yazıyor. 5N1K tamam, lead paragraf çarpıcı, kaynaklar belirtilmiş, imla kuralları yerli yerinde. Ama o metin okunduktan on dakika sonra akılda kalan ne oluyor? Hiçbir şey. Çünkü o metin sadece bilgi taşımıyor; bir şey söylemiyor. Bir insanı ötekileştirmiyor, bir yaraya dokunmuyor, bir soru sordurtmuyor, öfkelendirmiyor, utandırmıyor, düşündürmüyor. Sadece “tüketiliyor”.
Bu durumun kökeninde birkaç katmanlı bir yoksunluk yatıyor.

4 Şubat 2026 Çarşamba

Köle kime denir?

Köle, en yalın ve en acımasız tanımıyla, kendi iradesi başkası tarafından gasp edilmiş insandır. Bu gasp, bedensel, zihinsel, duygusal ya da ekonomik olabilir; bazen hepsi birden gerçekleşir. Kölelik ise bu gaspın sistematik, meşrulaştırılmış ve süreklileştirilmiş halidir.


Tarihsel açıdanTarihin büyük bölümünde köle, savaşta ele geçirilen, doğuştan efendisine ait kabul edilen ya da borç nedeniyle mülkiyete dönüştürülen insandır. Antik Yunan’da, Roma’da, Mezopotamya’da, Osmanlı’da, Amerika kıtasındaki plantasyonlarda köle, hukuken eşya kategorisine yaklaştırılmıştır. Alınıp satılır, miras bırakılır, kırbaçlanır, cinsel olarak

24 Ocak 2026 Cumartesi

Emanet ve Korkunun Ontolojisi



İnsan, varoluşunun en erken anından itibaren bir yanılsamaya tutunur: “benim” sözcüğünü nesnelere, ilişkilere, hatta kendi bedenine ve anılarına yapıştırır. Oysa fenomenolojik bir bakış, bu yapıştırmanın ontolojik bir temeli olmadığını hemen açığa vurur. Sahip olunan hiçbir şey, özünde
sahip olunmuş değildir; her şey, yalnızca bir süreliğine bize emanet edilmiştir.
Stoacıların diline dönersek: Epiktetos’un ünlü ayrımını hatırlayalım — τὰ ἐφ’ ἡμῖν (bizim elimizde olanlar) ile τὰ οὐκ ἐφ’ ἡμῖν (bizim elimizde olmayanlar). Servet, şöhret, sağlık, sevdiklerimiz, hatta yarın sabah uyanacağımızdan emin olduğumuz bedenimiz bile ikinci kategoriye aittir. Onları “benim” diye nitelemek, akıl dışı bir prolēpsis (ön-kavram) hatasıdır; çünkü onların varoluşu bizim irademizin sınırlarının dışındadır. Kaybetme korkusu tam da bu kategorik karışıklıktan doğar: biz-olmayan bir şeyi biz-miş gibi sahiplenir, sonra da onun yitip gitme ihtimalini kendi varlığımızın yitimi gibi algılarız.
Budist bakış açısı bu yanılsamayı daha radikal bir biçimde deşer. Anicca (geçicilik) ve anattā (ben-olmayan) ilkeleri, “benim” iddiasının ontolojik zeminsizliğini doğrudan ifşa eder. Her olgu,

21 Ocak 2026 Çarşamba

Analitik Körlük

Verilerin İçinde Kaybolup Gerçeği GörememekGünümüz dünyasında neredeyse her şey ölçülüyor, tablolaştırılıyor, grafikleniyor, dashboard’lara dökülüyor. KPI’lar, OKR’ler, NPS skorları, churn rate, CAC/LTV oranları, A/B test sonuçları… Veriler hiç bu kadar bol, erişilebilir ve renkli olmamıştı.Peki neden hâlâ bu kadar çok şirket yanlış stratejiye saplanıyor, neden yöneticiler “ama veriler bunu gösteriyor” dedikten altı ay sonra “nasıl oldu da göremedik?” diye şaşırıyor?İşte tam burada analitik körlük devreye giriyor.Analitik körlük; veriye boğulmuşken asıl önemli olanı, bağlamı, anomalinin anlamını, sessiz çığlıkları ve “burada bir tuhaflık var” hissini fark edememe halidir. Görsel olarak görünmez goril deneyine çok benzer: ekranda basketbol topu paslaşan insanları izlerken koca bir goril sahnenin ortasından geçer ve %50’den fazla insan bunu hiç fark etmez. Çünkü zihin, odaklandığı göreve kilitlenmiştir. Analitik körlük de tam olarak budur: metrikler paslaşırken asıl goril önümüzden geçip gitmektedir.Günlük Hayattan ve İş Dünyasından Bazı Kör Noktalar
  • Aylık aktif kullanıcı sayısı son 18 aydır %4–7 arasında düzenli büyüyor → “Harika gidiyoruz!”
    Gerçek: Organik büyüme sıfırlandı, bütün artış paralı acquisition’dan geliyor ve LTV/CAC oranı 1.1’e düştü. Goril çoktan sahnede dans ediyor ama dashboard yeşil olduğu için kimse bakmıyor.
  • Net Promoter Score 42’den 38’e geriledi → “Küçük bir dalgalanma, önemli değil.”
    Gerçek: Son üç çeyrektir sadece “çok memnun” diyenlerin oranı düşüyor, “pasif”ler “detractor”a kayıyor. Churn önümüzdeki 90 günde patlayacak ama skor hâlâ “ortalama” bandında olduğu için acele edilmiyor.
  • Web sitesi dönüşüm oranı %2,1 → sektör ortalamasının üstünde → “Her şey yolunda.”