Uğur Mumcu

Uğur Mumcu
Bu toplum, bedeninden hiç eksilmeyen yaralarla yaşıyor…

Gözden kaçanı, görülmeyeni, yok sayılanı, değer verilmeyeni, fark edilmeyeni fark ettirmek için...




İzleyiciler

12 Nisan 2026 Pazar

Dünya bugün büyük bir kırılma noktasında.

Dünya, Kimliklerin, Sınırların ve Korkuların Ötesinde: Vicdanı Önceleyen Geniş Bir “Biz”İnsanlık tarihinin en eski ve en derin yaralarından biri, “biz” ile “öteki” arasındaki çizgiyi çekme alışkanlığımızdır. Mağara duvarlarına ilk resimleri çizen atalarımızdan beri, ait olduğumuz grubu tanımlamak için sınırlar çiziyoruz: kabile, dil, inanç, millet, ırk, sınıf… Bu sınırlar bazen koruma sağlar, bazen aidiyet hissi verir. Ama çoğu zaman da korkuyu besler, vicdanı köreltir ve insanlığın ortak potansiyelini daraltır. Bugün, küresel ısınmadan yapay zekâya, göç dalgalarından salgınlara kadar karşılaştığımız sorunlar, bu dar “biz” anlayışının yetersizliğini her zamankinden daha acımasızca ortaya koyuyor. Dünya, kimliklerin, sınırların ve korkuların ötesinde, vicdanı önceleyen daha geniş bir “biz” fikrine muhtaçtır.
Kimlikler, modern dünyada hem bir sığınak hem de bir hapishane haline geldi. Sosyal medya çağında kimlik politikaları, insanları giderek daha küçük kutulara yerleştiriyor. Bir kişinin cinsiyeti, etnik kökeni, dini veya siyasi görüşü, onun tüm varlığını tanımlayan tek ölçütmüş gibi davranılıyor. Bu yaklaşım, bireyi zenginliğinden soyutluyor; onu sadece bir etikete indirgiyor. Oysa insan, tek bir kimlikle sınırlanamayacak kadar karmaşık bir varlık. Bir Türk’ün aynı anda hem Müslüman hem ateist hem de hümanist olabileceğini, bir Amerikalının hem kapitalist hem çevreci hem de gelenekçi olabileceğini kabul etmek, zihinsel bir olgunluk gerektiriyor. Kimlikleri mutlaklaştırmak, empatiyi öldürüyor. Çünkü “öteki”nin kimliğini gördüğümüz anda, onu artık “insan” olarak değil, rakip bir kategori olarak algılıyoruz. Vicdan ise, tam da bu kategorileştirmenin ötesinde, her insanın acısını, sevincini ve kırılganlığını aynı anda hissedebilme kapasitesidir.
Sınırlar, fiziksel olmanın ötesinde zihinsel ve duygusal duvarlar olarak da varlığını sürdürüyor. Ulus-devletlerin çizdiği haritalar, insanlığın ortak kaderini parçalara ayırıyor. Bir mülteci botu Akdeniz’de battığında, “onlar” boğuluyor diye düşünüyoruz; oysa boğulan, bizim geniş “biz”imizin bir parçası. İklim krizi sınır tanımıyor: Bangladeş’teki sel, Amazon’daki yangın veya Sibirya’daki eriyen permafrost, hepsi aynı gezegenin nefes alma sorunları. Yine de politikacılar ve medya, korkuyu pompalayarak sınırları daha da kalınlaştırıyor. “Onlar geliyor, işimizi elimizden alacaklar” veya “Onların kültürü bizimkini yok edecek” naraları, vicdanı uyuşturuyor. Oysa gerçek tehlike, bu korkunun kendisi. Korku, düşünmeyi durdurur; vicdan ise düşünmeyi, hissetmeyi ve sorumluluk almayı gerektirir. Sınırları aşmak, fiziksel olarak değil, önce zihinsel olarak mümkün olur. Pasaportlar, vizeler ve duvarlar ancak, “insan” kavramını genişlettiğimizde anlamını yitirir.
Korku, belki de en güçlü zehir. Evrimsel olarak hayatta kalmak için geliştirdiğimiz bir mekanizma, bugün bizi birbirimize düşürüyor. Farklı olanı korkutucu bulan zihin, otomatik olarak savunma moduna geçiyor. Bu savunma, önyargıları, nefret söylemlerini ve şiddeti doğuruyor. Tarih boyunca din savaşları, soykırımlar, sömürgecilik ve totaliter rejimler, hep bu korku üzerine kuruldu. Bugün ise korku, daha sofistike biçimlerde karşımıza çıkıyor: algoritmalar bize sadece “bizim gibi” düşünenleri gösteriyor, yankı odalarında korkularımız büyüyor. Oysa vicdan, korkunun tam karşıtıdır. Vicdan, “ya ben onun yerinde olsaydım?” sorusunu sormaktır. Bir Filistinli çocuğun acısını, bir İsrailli annenin korkusunu, bir Ukraynalı askerin çaresizliğini ve bir Rus vatandaşının baskısını aynı anda taşıyabilmektir. Bu, duygusal bir lüks değil, hayatta kalma meselesidir. Çünkü dar “biz”ler içinde hapsolmuş bir insanlık, ortak sorunlarını çözemez.Peki, vicdanı önceleyen geniş bir “biz” nasıl mümkün olur? Bu, romantik bir ütopya değil, zorunlu bir evrimdir. Öncelikle, eğitimde ve kültürde insan olmanın ortak paydasını vurgulamak gerekir. Tarih derslerinde sadece zaferleri değil, insanlığın ortak acılarını da öğretmek; edebiyatta, sanatta ve sinemada “öteki”nin iç dünyasını hissettirmek. Felsefe ve etik, bireysel hakların ötesinde, kolektif sorumluluğu merkeze almalıdır. Bilim de burada kritik rol oynar: Genetik olarak %99,9 aynı olduğumuzu, tek bir insan familyasının parçası olduğumuzu gösteren veriler, dar kimlikleri bilimsel olarak da anlamsız kılar. Yapay zekâ gibi teknolojiler, eğer vicdanla yönlendirilirse, küresel işbirliğini kolaylaştırabilir; yoksa korkuyu daha da derinleştirebilir.
Asıl dönüşüm ise bireysel düzeyde başlar. Her birimiz, günlük hayatta “biz”i genişletme sorumluluğunu üstlenmeliyiz. Farklı görüşteki birini dinlerken savunmaya geçmek yerine merak etmek; haberlerde sadece “bizim taraf”ı değil, insan tarafını aramak; tüketim alışkanlıklarımızda, oy verirken veya sosyal medyada paylaşım yaparken, “bu karar geniş ‘biz’e zarar verir mi?” diye sormak. Bu, kolay değil. Vicdan, bazen rahatsız eder, suçluluk hissettirir, konfor alanımızı bozar. Ama tam da bu rahatsızlık, büyümenin işaretidir.
Dünya bugün büyük bir kırılma noktasında. Ya korkularımızı ve dar kimliklerimizi besleyerek parçalanmaya devam edeceğiz ya da vicdanımızı merkeze alarak daha geniş, daha kapsayıcı bir “biz” inşa edeceğiz. Bu “biz”, Türk’ü, Kürdü, Arap’ı, Yahudi’yi, Hristiyan’ı, Müslüman’ı, ateisti, siyahı, beyazı, zengini ve yoksulu aynı anda kucaklayacak. Sınırlar hâlâ var olacak

4 Nisan 2026 Cumartesi

Belediyeler Neden Çalı Alımı İhalesi Yapar?


Çalı, belediyelerin açtığı ihalelerde genellikle çalı türü bitki veya süs çalısı anlamına gelir. Bunlar, peyzaj düzenlemelerinde kullanılan, genellikle 1-5 metre boyunda, yoğun dallı, çit veya bordür oluşturmaya uygun bitkilerdir.Çalı Nedir ve Ne İşe Yarar?
  • Tanım: Botanik ve peyzajda çalı, tek gövdeli ağaç yerine birden fazla gövdeye sahip, genellikle bodur veya orta boylu süs bitkileridir. Yaprak döken veya her dem yeşil türleri vardır (örneğin: zakkum, taflan, ortanca, lavanta, kartopu, leylak, pitosporum, çalı gülü, altınçanak gibi).
  • Kullanım Alanları:
    • Park, bahçe, yeşil alan ve rekreasyon bölgelerinin düzenlenmesi.
    • Yol kenarları, orta refüjler, kaldırım ve kavşakların yeşillendirilmesi.
    • Çit oluşturma (gizlilik, rüzgar kesme, sınır belirleme).
    • Estetik amaçlı bordür, vurgu bitkisi veya topiary (şekil verme) uygulamaları.
    • Toprak erozyonunu önleme, yamaç stabilizasyonu ve çevre güzelleştirme.
Belediyeler bu bitkileri Park ve Bahçeler Müdürlüğü aracılığıyla alır. Amaç, kentin yeşil alan

18 Mart 2026 Çarşamba

Çıkar varsa kural değişiyor.

Demokrasi bombası gerçekten her yere düşmüyor. Kuzey Kore’de %99,93 oy alan ‘demokratik halk cumhuriyeti’ne bakınca insan düşünüyor: Acaba bu %0,07’lük cesur ruhlar nerede? Ama Trump’ın neden Kuzey Kore’yi bombalamadığını hepimiz biliyoruz. Kim Jong Un’un elinde hazır nükleer füzeler varken demokrasi dersi vermek biraz riskli oluyor.

Suudi Arabistan’da kraliyet ailesi ülkeyi miras yoluyla yönetiyor, meclis kralın oyuncağı… Ama petrol muslukları açık olduğu sürece ‘demokrasi götürme’ operasyonu ertelenebiliyor. Demek ki asıl kriter demokrasi değil, ‘bize ne faydan dokunur?’ sorusu.

13 Mart 2026 Cuma

“Zamanında topraklarını satmışlar, satmasalarmış” ifadesi hakkında

“Zamanında topraklarını satmışlar, satmasalarmış” ifadesi, Filistin-İsrail meselesinde sıkça kullanılan bir argümandır ve genellikle Osmanlı'nın son dönemi ile İngiliz Mandası yıllarında (yaklaşık 1880-1948 arası) Yahudi örgütlerine yapılan arazi satışlarını işaret eder. Daha derin bakalım; rakamlar, kaynaklar ve bağlamla birlikte.Toprak Satışlarının Genel Boyutu ve KaynaklarıBritanya Mandası'nın resmi kayıtları (Survey of Palestine, 1945-1946) ve BM belgelerine göre:
  • 1945'te Yahudilerin yasal olarak sahip olduğu arazi oranı %5.67 civarındadır (yaklaşık 1.49 milyon dunam).
  • 1947 sonu / 1948 başı itibarıyla bu oran %6.6'ya yükselmiştir (yaklaşık 1.85-2 milyon dunam).
  • Filistin'in toplam alanı yaklaşık 26.3 milyon dunamdır (1 dunam ≈ 1000 m²).

5 Mart 2026 Perşembe

İspanya'nın Filistin politikası tarihi


İspanya'nın Filistin politikası tarihi,  özetle şöyle:
  • Franco dönemi (1939-1975): Uluslararası izolasyonu kırmak için Arap dünyasıyla yakınlaşma. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıyan BM kararlarına destek (1974). İsrail'le ilişki yok.
  • Demokrasi geçişi (1975-1986): Arap bağlarını korurken İsrail'le ilişkileri geciktirdi. Avrupa'ya giriş (1986) sonrası İsrail'le diplomatik bağlar kuruldu – Avrupa'da en geç yapan ülke.
  • 1991: Madrid Barış Konferansı'nı ev sahipliği yaparak Arap-İsrail diyaloğuna tarihi katkı. Oslo sürecinin temeli atıldı.
  • 2000'ler-2010'lar: Tutarlı iki devletli çözüm savunusu. 2014'te Parlamento, Filistin