'Gazeteciliğin teknisyenliğini yapıyorlar'
Bu cümle, modern meslek dünyasının en acı veren teşhislerinden biri belki de. Çünkü sadece gazeteciliği değil, günümüzün pek çok alanını kapsayan bir yorgunluk ve boşluk hissi taşıyor içinde. Bir zamanlar ruhu olan işler, bugün çoğunlukla prosedürün, formatın, algoritmanın ve kotanın gölgesinde icra ediliyor.
Düşünün: Bir aşçı var. Yemek yapıyor ama ruhu yok o yemekte. Tarif kitaplarından kopyalıyor, ölçüleri tam tutturuyor, tabağı Instagram’a layık hale getiriyor ama yiyen insanın damağında, gönlünde hiçbir iz bırakmıyor. Aynı şekilde bir ressam düşünün; tuvalin başına oturuyor, trend renk paletlerini kullanıyor, kompozisyonu “doğru” kuruyor, ama o tuvalde ne bir acı, ne bir coşku, ne de kişisel bir itiraf var. Teknik kusursuz, duygu sıfır.
Ve gazeteci… Haber metnini yazıyor. 5N1K tamam, lead paragraf çarpıcı, kaynaklar belirtilmiş, imla kuralları yerli yerinde. Ama o metin okunduktan on dakika sonra akılda kalan ne oluyor? Hiçbir şey. Çünkü o metin sadece bilgi taşımıyor; bir şey söylemiyor. Bir insanı ötekileştirmiyor, bir yaraya dokunmuyor, bir soru sordurtmuyor, öfkelendirmiyor, utandırmıyor, düşündürmüyor. Sadece “tüketiliyor”.
Bu durumun kökeninde birkaç katmanlı bir yoksunluk yatıyor.İlk olarak güvenlik arayışı. Kurumsal yapılarda, reyting/ tıklanma/ abone kazanma baskısı altında “risk almamak” en mantıklı strateji haline geliyor. Risk almak derken sadece hukuki riskten değil; asıl olarak “yanlış anlaşılma”, “linç edilme”, “patronu kızdırma”, “kitleyi küstürme” riskinden bahsediyorum. Bu yüzden giderek daha nötr, daha yuvarlak, daha “herkese aynı mesafede” duran bir dil tercih ediliyor. Oysa gerçek gazetecilik, tarafsızlıktan çok dürüstlük ister. Tarafsızlık çoğu zaman cesaretsizliğin kılıfı haline geliyor.İkinci katman yaratıcılığın kurumsallaşması. Gazetecilik okullarında, atölyelerde, eğitim videolarında bile artık “iyi haber nasıl yazılır” değil, “SEO uyumlu haber başlığı nasıl atılır”, “clickbait etmeden tıklanır nasıl yapılır”, “kısa dikkat süresi için paragraf nasıl kısaltılır” öğretiliyor. Yaratıcılık, estetik, dilin kendisi araç olmaktan çıkıp amaç olmaktan uzaklaşıyor. Dil bir alet oluyor; tornavida gibi, pense gibi. Ve tornavidayla şiir yazılmaz.Üçüncüsü ise içeriden gelen tükenmişlik. Yıllarca aynı formatta, aynı gündemle, aynı üslupla yazınca insan kendi ruhunu da kaybediyor. Bir süre sonra yazdıklarına kendisi bile inanmamaya başlıyor. O noktada gazeteci olmaktan çıkıp “içerik üreticisi”ne, hatta “haber operatörü”ne dönüşüyor. Meslek değil; pozisyon.Peki bu sadece gazetecilikte mi oluyor?Hayır. Mimarlıkta da var: estetikten çok “yatırımcıyı memnun edecek proje” çiziliyor. Müzikte de var: algoritmanın sevdiği BPM aralığına, nakarata sıkışmış şarkılar. Eğitimde de var: müfredatın dışına taşamayan, öğrenciyi heyecanlandırmaktan ziyade sınavda puan kazandıran öğretmenler. Hukukta, psikolojide, hatta felsefede bile… Hep aynı şey: ruhsuz ustalık.Oysa insanı bir adım öteye taşıyan her işin, illa ki bir “teknik” boyutu olmak zorunda değil; mutlaka bir “insan” boyutu olmalı. O boyutta şunlar var:
Ve teknisyenlik kötü bir şey değil. Uçak teknisyeni hayat kurtarır, kalp ameliyatı teknisyeni mucize yaratır. Ama o teknisyenlik bile, eğer içinde bir parça insanlık yoksa, makineye dönüşür. Gazetecilikte de aynı: eğer yazdığın şey bir insanı uyandırmıyorsa, iyileştirmiyorsa, öfkelendirmiyorsa, utandırmıyorsa, en azından düşündürmüyorsa; o sadece metin yığınıdır. Haber değil.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, mesleklerimizi yeniden “ruh” ile tanıştırmak. Teknik bilgiyi küçümsemeden, ama onu ruhun emrine vermek. Çünkü ruhsuz teknik, eninde sonunda bir makineye dönüşür. Ve makineler haber yazabilir, yemek yapabilir, resim çizebilir hale geliyor zaten. Ama makineler asla bir insanı titretecek bir cümle kuramaz.O cümleyi kurabilmek için hâlâ insana ihtiyaç var.
Ve o insan, teknisyen değil; hâlâ biraz şair, biraz asi, biraz yaralı ve biraz umutlu olmalı.Yoksa geriye sadece kotası doldurulmuş, algoritması tatmin edilmiş, ama kimseyi bir santim bile ilerletmemiş bir sürü “meslek sahibi” kalır.
Bu cümle, modern meslek dünyasının en acı veren teşhislerinden biri belki de. Çünkü sadece gazeteciliği değil, günümüzün pek çok alanını kapsayan bir yorgunluk ve boşluk hissi taşıyor içinde. Bir zamanlar ruhu olan işler, bugün çoğunlukla prosedürün, formatın, algoritmanın ve kotanın gölgesinde icra ediliyor.
Düşünün: Bir aşçı var. Yemek yapıyor ama ruhu yok o yemekte. Tarif kitaplarından kopyalıyor, ölçüleri tam tutturuyor, tabağı Instagram’a layık hale getiriyor ama yiyen insanın damağında, gönlünde hiçbir iz bırakmıyor. Aynı şekilde bir ressam düşünün; tuvalin başına oturuyor, trend renk paletlerini kullanıyor, kompozisyonu “doğru” kuruyor, ama o tuvalde ne bir acı, ne bir coşku, ne de kişisel bir itiraf var. Teknik kusursuz, duygu sıfır.
Ve gazeteci… Haber metnini yazıyor. 5N1K tamam, lead paragraf çarpıcı, kaynaklar belirtilmiş, imla kuralları yerli yerinde. Ama o metin okunduktan on dakika sonra akılda kalan ne oluyor? Hiçbir şey. Çünkü o metin sadece bilgi taşımıyor; bir şey söylemiyor. Bir insanı ötekileştirmiyor, bir yaraya dokunmuyor, bir soru sordurtmuyor, öfkelendirmiyor, utandırmıyor, düşündürmüyor. Sadece “tüketiliyor”.
Bu durumun kökeninde birkaç katmanlı bir yoksunluk yatıyor.İlk olarak güvenlik arayışı. Kurumsal yapılarda, reyting/ tıklanma/ abone kazanma baskısı altında “risk almamak” en mantıklı strateji haline geliyor. Risk almak derken sadece hukuki riskten değil; asıl olarak “yanlış anlaşılma”, “linç edilme”, “patronu kızdırma”, “kitleyi küstürme” riskinden bahsediyorum. Bu yüzden giderek daha nötr, daha yuvarlak, daha “herkese aynı mesafede” duran bir dil tercih ediliyor. Oysa gerçek gazetecilik, tarafsızlıktan çok dürüstlük ister. Tarafsızlık çoğu zaman cesaretsizliğin kılıfı haline geliyor.İkinci katman yaratıcılığın kurumsallaşması. Gazetecilik okullarında, atölyelerde, eğitim videolarında bile artık “iyi haber nasıl yazılır” değil, “SEO uyumlu haber başlığı nasıl atılır”, “clickbait etmeden tıklanır nasıl yapılır”, “kısa dikkat süresi için paragraf nasıl kısaltılır” öğretiliyor. Yaratıcılık, estetik, dilin kendisi araç olmaktan çıkıp amaç olmaktan uzaklaşıyor. Dil bir alet oluyor; tornavida gibi, pense gibi. Ve tornavidayla şiir yazılmaz.Üçüncüsü ise içeriden gelen tükenmişlik. Yıllarca aynı formatta, aynı gündemle, aynı üslupla yazınca insan kendi ruhunu da kaybediyor. Bir süre sonra yazdıklarına kendisi bile inanmamaya başlıyor. O noktada gazeteci olmaktan çıkıp “içerik üreticisi”ne, hatta “haber operatörü”ne dönüşüyor. Meslek değil; pozisyon.Peki bu sadece gazetecilikte mi oluyor?Hayır. Mimarlıkta da var: estetikten çok “yatırımcıyı memnun edecek proje” çiziliyor. Müzikte de var: algoritmanın sevdiği BPM aralığına, nakarata sıkışmış şarkılar. Eğitimde de var: müfredatın dışına taşamayan, öğrenciyi heyecanlandırmaktan ziyade sınavda puan kazandıran öğretmenler. Hukukta, psikolojide, hatta felsefede bile… Hep aynı şey: ruhsuz ustalık.Oysa insanı bir adım öteye taşıyan her işin, illa ki bir “teknik” boyutu olmak zorunda değil; mutlaka bir “insan” boyutu olmalı. O boyutta şunlar var:
- Cesaret (yanlış anlaşılmayı göze almak)
- Merak (kendi bildiğinin ötesine bakmak)
- Empati (karşısındakinin derisini giymek)
- Öfke (haksızlığa karşı içten gelen bir isyan)
- Sevinç (güzelliği, umudu, direnci görünce duyulan gerçek coşku)
Ve teknisyenlik kötü bir şey değil. Uçak teknisyeni hayat kurtarır, kalp ameliyatı teknisyeni mucize yaratır. Ama o teknisyenlik bile, eğer içinde bir parça insanlık yoksa, makineye dönüşür. Gazetecilikte de aynı: eğer yazdığın şey bir insanı uyandırmıyorsa, iyileştirmiyorsa, öfkelendirmiyorsa, utandırmıyorsa, en azından düşündürmüyorsa; o sadece metin yığınıdır. Haber değil.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, mesleklerimizi yeniden “ruh” ile tanıştırmak. Teknik bilgiyi küçümsemeden, ama onu ruhun emrine vermek. Çünkü ruhsuz teknik, eninde sonunda bir makineye dönüşür. Ve makineler haber yazabilir, yemek yapabilir, resim çizebilir hale geliyor zaten. Ama makineler asla bir insanı titretecek bir cümle kuramaz.O cümleyi kurabilmek için hâlâ insana ihtiyaç var.
Ve o insan, teknisyen değil; hâlâ biraz şair, biraz asi, biraz yaralı ve biraz umutlu olmalı.Yoksa geriye sadece kotası doldurulmuş, algoritması tatmin edilmiş, ama kimseyi bir santim bile ilerletmemiş bir sürü “meslek sahibi” kalır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Bu analizde seni en çok düşündüren nokta ne, ya da kendi gözlemlerinle nasıl yorumluyorsun?
Senin yorumların paylaşımlarımı zenginleştirecek !