İnsan, varoluşunun en erken anından itibaren bir yanılsamaya tutunur: “benim” sözcüğünü nesnelere, ilişkilere, hatta kendi bedenine ve anılarına yapıştırır. Oysa fenomenolojik bir bakış, bu yapıştırmanın ontolojik bir temeli olmadığını hemen açığa vurur. Sahip olunan hiçbir şey, özünde sahip olunmuş değildir; her şey, yalnızca bir süreliğine bize emanet edilmiştir.Stoacıların diline dönersek: Epiktetos’un ünlü ayrımını hatırlayalım — τὰ ἐφ’ ἡμῖν (bizim elimizde olanlar) ile τὰ οὐκ ἐφ’ ἡμῖν (bizim elimizde olmayanlar). Servet, şöhret, sağlık, sevdiklerimiz, hatta yarın sabah uyanacağımızdan emin olduğumuz bedenimiz bile ikinci kategoriye aittir. Onları “benim” diye nitelemek, akıl dışı bir prolēpsis (ön-kavram) hatasıdır; çünkü onların varoluşu bizim irademizin sınırlarının dışındadır. Kaybetme korkusu tam da bu kategorik karışıklıktan doğar: biz-olmayan bir şeyi biz-miş gibi sahiplenir, sonra da onun yitip gitme ihtimalini kendi varlığımızın yitimi gibi algılarız.
Budist bakış açısı bu yanılsamayı daha radikal bir biçimde deşer. Anicca (geçicilik) ve anattā (ben-olmayan) ilkeleri, “benim” iddiasının ontolojik zeminsizliğini doğrudan ifşa eder. Her olgu,
