Uğur Mumcu

Uğur Mumcu
Bu toplum, bedeninden hiç eksilmeyen yaralarla yaşıyor…

Gözden kaçanı, görülmeyeni, yok sayılanı, değer verilmeyeni, fark edilmeyeni fark ettirmek için...




24 Ekim 2010 Pazar

Resimlerde İnsanlığın Evrensel Öyküsü

 
Doğası gereği sanat, bir direnmedir. Var olana karşı yeni yaratılar oluşturma eylemi de bir direnme eylemidir. Direnme bir anlamda varolanın yaratımını bozma, yerine yeni yaratımlar koyabilme, bir anlamda da varolana taraf olmama, karşı çıkma mücadelesidir.
Direnme ve karşı koyma üzerinden kendini var eden sanatla ilgili Peter Weiss, “Direnmenin Estetiği” kitabında; direnmenin, içeriksel bağlamda politik bir dil oluştururken, biçimsel bağlamda da kendi estetiğini oluşturmasından bahseder. Tam da buradan doğru Öğün Bakır’ın resimleri, direnmenin estetiğini biçimsel olarak plastik dilin imkânlarını kullanarak sunarken, içeriksel anlamda da toplumsal gerçeklik konularına yer veren tavrıyla net bir politik duruşu sergiler.
Resimlerin, bir taraftan klasik resmin temel öğelerine sıkı sıkıya bağlı oluşu, diğer taraftan biçimsel deformasyonun, resmin içeriğiyle olan kusursuz ilişkisi, yepyeni çağdaş bir dilin ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Resimlerdeki deformasyonun ölçüsü ve tadı, çizgi, doku, leke gibi diğer tasarım elemanlarıyla ilişkisi sarsıcı bir plastik dil oluşturur. Resimlerin sarsıcı boyutu; anlatılan her bir öykünün, kendi iç dinamikleriyle izleyiciyi yoğun bir duygu dünyasına sürüklemesidir.
 Resimlerde, insanlık öyküleri anlatılır. Anlatılan öykü; dil, din, ırk, cinsiyet ayırımı gözetmeksizin tüm insanlığın evrensel öyküsüdür, insanlığın geçmişteki acıları, direniş ve özgürlük mücadelesi üzerinedir. Sanatçı bütün resimlerinde, desenlerinde “önce insan” der.
Bellek kazandırmak, anlamında önemli bir yer tutan Öğün Bakır resimleri, sermayeye ve küresel emperyalizme karşı direnen emekçilerin, insanlık tarihindeki mücadelesini, politik ve estetik açıdan ele alırken aynı zamanda toplumsal belleğe de kazandırır. Bu resimler, nesnelliği temel alan bir tarih yazımından çok, öznel, taraflı ve politik bir söylemi yansıtır. Sanatçının “direniş” olarak adlandırabileceğimiz bu çıkış noktası aynı zamanda sanatın praksisini de belirler.
 Sanat ne kadar sembolik olursa olsun, ne kadar dolaylı olursa olsun toplumsal yaşamın akışı ile sanatın akışı aynı paralelde yürür. Weiss’in söylediği gibi estetik sadece sanatsal kategorileri içermez, toplumsal ve siyasal birikimleri de kapsar.
 Tekel işçilerinin günlerce süren eyleminde, emekçilerin gözlerindeki direnme ve bekleyiş ifadeleri fotoğraflarla belgelenirken Öğün Bakır’ın resimlerinde, tüm zamanların direnen insanları ve onların gözlerindeki ekmek ve gelecek kaygısı, umut ve umutsuzluk plastik dilin olanakları içinde belgelenir.
 Resimlerde zaman ve mekân somuttur ancak sanatçı, zamanın belli bir tarih dilimine gönderme yapmaz, bu yüzden zamanın tarihin sınırlı bir dilimine dâhil olmaması, zaman kavramını soyutlaştırır, ancak bu soyutlaştırma ve belirsizlik, resimleri gerçeküstücü bir yaklaşıma değil, aksine tarihin tüm zamanlarına ve mekânlarına gönderme yapan evrensel bir dile öykünür. Sanatçı, geçmişe ve bugüne ait insanlık durumlarını, yaşanan trajediyi, duyguların ruhuna araçsallık eden renklerle, armonik bir anıtsallık içinde sunar. Ancak renk, hiçbir zaman biçimin önüne geçmez, renk resmin içindeki gerilimi, trajediyi resmin tüm yüzeyine yaymakla ve bunun izleyiciye nüfuz etmesini sağlamakla yükümlüdür.
 Sanat dünyayı algılamanın bir biçimidir ve insanlığa ait bir üretim olarak değerlendirilmelidir. Toprağa yerleşmeyle başlayan mülkiyet ve beraberinde gelen iktidar, sömürü, savaşlar, ezen-ezilen ilişkisi, emekçi sınıfın direnme eylemiyle tarihsel bir mücadeleye dönüşür. Resimlerinde içeriksel olarak emekçi sınıfın başkaldırısı ve mücadelesine yer veren Öğün Bakır, biçimsel olarak da direnmenin estetiği ile sanatsal tavrını ortaya koyarken, “önce insan” diyen yaklaşımıyla bu mücadelede taraftır.  Zamanın ve hayatın tam ortasında, emekten ve ezilenden yana olan tavrını eserleriyle ortaya koyar.
 Sanatçının resimlerinde kullandığı semboller ve alegori, görünür olanla olmayanı, gerçekle imgeyi bir arada barındırır. Figür-mekân kurguları, geleneksel biçim özelliklerinden ve reel dünyanın mutlak kılınan nesnelerinden uzaklaşmadan, ama sıradanlığa da izin vermeyen bir dönüşümler ilişkisi barındırır. Nesnel gerçekliğin kimi resimlerde net bir açıklık içinde, kimi resimlerde ise daha sembolik ve alegorik bir dille anlatıldığını görürüz. Ancak tüm resimlerin odağında insana ait en temel sorunların merkezileştirilmesiyle “önce insan” diyen bir yaklaşım vardır.
 Öğün Bakır gibi sanatçıların eserlerinde direnişin tarihi, emekçilerin sınıf mücadelesi, belgeleyici bir üslupla tanıklığa dönüşür. Ancak bu tanıklık sadece tanıklık etme amacıyla gerçekleştirilmez, aynı zamanda bu direnişleri unutulmaktan koparıp, mimesis olarak, onları hafızanın sanatsal üretimine dönüştürerek belgesellik kazanır. Sanat eserleri sadece bellek oluşturmaya hizmet etmez, aynı zamanda toplum için tarihsel süreç hakkında bilgilenmenin de önemli bir aracıdır.
 Sanat eserleri sanatçının bireysel üretimi olması anlamında son derece sübjektif, ancak eserlerin kamuya sunulduğu andan itibaren sanatçının bireyselliğinden çıkıp özerkleşmesi, nesnel bir yapıya kavuşmasıyla eserlerin belgeleyici boyutunu, tarihsel bir belgeselcilik boyutunu yansıtır.
 Günümüz insanlığı büyük bir cehennemin içinde yaşıyor. Her geçen gün artan yoksulluk, açlıktan ölen çocuklar, iç savaşlar, biyolojik ve nükleer silahlanma, koyu milliyetçilik, ırkçılık ve yeni faşizan akımlar etrafımızı sardı. Bütün bu tablo karşısında vicdanı olan ve çağdaş insanlık bilincine sahip sanatçının kayıtsız kalması beklenemez. Çünkü sanatın en önemli asal ekseni; gücü ve çaresizliği, umutları ve umutsuzlukları ile “önce insan”dır. Geçmişte ve bugün insanlığın yaşadığı acılara ve haksızlıklara karşı, umarsız olan, toplumsal belleği, sürekli diri tutma, unutturmama çabası ve sorumluluğu sanatçıya aittir.
 Resimlerinde bu sorumluluk bilinciyle hareket eden Öğün Bakır, sanatsal çalışmalarının merkezine emekçileri ve işçileri koyarak, kapitalizmin dayattığı bireyci yaşama inat, dayanışmayı, dostluğu, mücadeleyi ve direnmeyi öne çıkartıyor.
Kapitalizmin yarattığı yoksullaşma ve sefalet ortamında sindirilen halk, devrimci ve sosyalist politikaların uzağında kaldı. Tekel emekçilerinin direnişi, kapitalizmin küreselleşen sömürüsüne karşı, emek değerlerini hatırlatan bir direniş hattının oluşturulması açısından önemli bir adım olmasına rağmen yeterli değil, yoksullaştırılan, ezilen, baskı altında tutulan toplum kesimlerinin yeni direnme ve mücadele politikaları üretmesi şart, ancak bu ciddi bir toplumsal muhalefetin örülmesiyle mümkün olabilir. Toplumun aydınları ve sanatçıları insanlığın bu direnişine araçsallık etmekle yükümlüdür.
 Tarihsel süreç içinde Burjuvazi, sanatı politikadan ve toplumsal gerçekliklerden uzaklaştırarak güdümüne aldığını düşündüğü bir sırada daima bunu tersine çeviren sanatçılar çıktı. Egemenler, emekçi sınıfın haklarını gasp ederek, sömürmeye ve daha çok sömürmek için tahakküm kurmaya çalışırken sanatın direnme gücünü ve kışkırtıcılığını göz ardı ettiler. Çünkü sermayeye göre sanat alınabilir, satılabilir bir metaydı. Sanat kamuya değil elit bir sınıfa aitti, onlara hizmet etmeliydi. Sanatın toplumu değiştiren, dönüştüren boyutunu önemsemediler, görmezden geldiler. Ta ki toplumda bir isyan, bir karşı koyuş çıkana kadar….
 Wofgan Bialas, “Direnmenin Estetiği’ne göre tarihin gerçek taşıyıcıları dilsizdir ve kendilerini ifade etmekten mahrumdurlar. Sözcüleri ise iktidarın dilini kullanır ve iktidarı anlatır.” der. Bu mevcut durumu tersine çeviren sanatçı, kendini ifade etmekten mahrum olan toplum çoğunluğu adına konuşur, onlara sözcülük eder. Çünkü sanatçı iktidarın dilini kullanmayan ve ona başkaldırandır.
Peter Weiss aynı kitapta korku ve endişeden bahseder. Bu nedenle gönüllü ya da zorunlu olarak çeşitli otoritelere boyun eğildiğini söyler. “Ancak kendini bilme yalnızca şiddet, korku ve manipülasyonun tehditi altında değildir. Kendini ifade edememek bunlar arasında belki de en önemlisidir.” Tekel işçileri, iktidarın onca baskı, şiddet ve korku manipülasyonuna, tehditlerine rağmen direnerek kendilerini ifade etmişlerdir. Aynı şekilde işçilerin direnme ve birliktelik mücadelesini resimlerine taşıyan sanatçı Öğün Bakır da tüm sanat hayatı boyunca benzer baskı ve tehditlere karşı mücadele vermiş bir sanatçıdır.
 Küresel emperyalizminin Türkiye’yi kuşattığı, sermayenin ve burjuvazinin egemen olduğu, emekçilerin haklarının gasp edildiği, işsizliğin, sömürünün arttığı, sömürücü yapıların ve örgütlerin asgarî ücret adı altında emeği köleleştirdiği, baskı altına aldığı bir dönemde Tekel işçileri, hepimize direnmenin, başkaldırının anlamını yeniden hatırlattı. Tekel işçilerinin direnişi, emek mücadelesinde yeniden uyanışı, direniş ile örgütlenmenin gücünü, direnişin işçileri nasıl değiştirip dönüştürdüğünü, proleterleştirdiğini gösterdi.
 Tekel işçilerinin direnişi, işçi sınıfına ve emeğin tarih yapıcılarına, uzunca bir süredir teorik ezberler dünyasında kalan ve  giderek unutulan önemli bir şeyi yeniden hatırlattı; ulusal ve uluslararası düzeyde etkin bir dayanışma yoksa, emeğin ve insanlığın özgür geleceğini unutun!.. İnsanlık ya hep birlikte özgürleşecek ve huzura kavuşacak ya da hiç…
 Öğün Bakır gibi barış ve adalet üzerine kurulu bir hayatı savunan sanatçılar, eserlerinde insana ait sorunları, sermayeye ve küresel emperyalizme karşı direnen emekçileri konu ederken, resimlerin merkezine insanı koyarak, dayanışma, mücadele ve direnmeyi ayakta tutarak daimi sözlerini bir kez daha söylediler: önce insan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder